11 Haziran 2007 Pazartesi

detay (.)

ve hep karşıda
el edilen kalbim sulaklığı
sesini doğuran
ve bir kez daha inanan
erik ağaçlarının
davranmasına

nasılsa kız öğütlü
bulutlar yeni şapkalarda
keskinliğini savuran
her sabrın
başlayış anında

sesimi duyuyor musun
kalbim burası ve çok açık
bahçelerde

mustafa alper taş


kırk gazel

özlemler taşınmaz olmalı
ki bir daha da unutmamalı insan
sırtına vurulan koca hararı

sabretmede gönül ustadır ammâ
yârda da biraz nâz sitem olmalı
yıllardır nasıl sürüyorsa bu rüya

ne tuhaftır sizin aşklarınız öyle
üzerine sonsuz yeminler edilen
umutlarınız bile başınızdan aşkın

gelirse ecel gibi gelmeli mektup
vaktin olmamalı zarfı yırtmağa
cânânın cânına kasdı olmalı

halil ünal


eski sakin ile bıyıklarını yitiren adam

yetmez mi dostum katran gölgesinde oturduğumuz
-ne kadar akıllı olan deli
ne kadar deli olan akıllı varsa
bizdendir-

kalktılar yerlerinden
çöl vurgunu bedenlerinin
aksayan taraflarını hurma dalından
eğri bir asa ile dengeleyerek
teması kesmeyerek güneşle
düşünüyor ve yürüyor
kızgın kumlar üstünde
güneş serinletirken bedenlerini
yürek yangını yağdırıyordu

sonra duydular
tenlerinden usulca yayılan acının
cayırdayan ter kokusunu

başını havaya kaldırarak
haykırdı bıyıklarını yitiren adam
- güneş haddini bilmeli
beynimizi eriten azgın ateş
yetmeyecek ruhumuzu tüketmeye
çün neye yarar cehennemin ölümsüzlüğü

fokurdayan denizi yırtılan toprağı
diz çökerek parıldayan kumsala
kapağı açılan bir tabut gibi
dudaklarını aralayıp, sonra
-insan da haddini bilmeli
değil mi ki insanı ve güneşi
aynı el
insana ruhu yükleyen
güneşe sundu ateşi-

hikmet durmaz


misafir

I
ay parçalandığında, güneş karardığında…

yanan gök cismi gibi şehrinize dalmışım
bu telaşe içinde ayak yalın baş açık

efsunlu gözlerimde oynaşan ışıklarla
aydınlatmam gerekti kararan dünyanızı
şehrin yol boylarında bakışıma saplanan
dikeni dişlerimle parçalamam gerekti
öfkeyle soluyordu kanayan dudaklarım

içimde uğultuyla dolaşıyor nefretim
nöbetlerim başladı mısralar fısıldadım
yüreğimde sancıyla devinen inkılâba
yer yatağı sererken kör kurşunluk düşlerim
dayandım bir yamaca şehri seyre başladım

sözlerimi örtmeye kalkışmada karanlık
tedirgin bakışımı ne kadar çok kaçırsam
endişemi anlatmam o kadar güç olacak
- şiirime sıçrayan muamma lekeleri
yağmurla yıkayarak düşlerimi kurtarsam -

II
düşünce defterimden çalınınca sırlarım
dirimi ölümümle törpüledim sinsice
kuşkular boğmayınca içimdeki boşluğu
içimdeki kuşkuyu boşluklara boğdurdum
fırtınalar kopmadı gizemli aşk ülkemde

engin bir bilgeliği denizde gördüğümden
kaçırdım düşlerimi her gece bir sahile
her gece bir sahilde hayallerimi yaktım
solgun yüzlü denizde bu fırtına olmasa
suskun maviliklerde ölümü duyacaktım.

ahmet doğru


yakarış

sana keskin kamalar saplamaktan
kendimi anlamaya hiç vaktim olmadı
yakub’un da olmadı
çünkü hayat
maharetli bir elle tutmuştu yakasından
ağlamak söyle dursun
geri getirmeyecekti üşümek bile
çölün rahmindeki yusuf’u
yusuf bir kâkül bıraksa da yakub’a
artık yakub bir düşe saklanmakta

(korkulunca arkasına saklanılan ne varsa
meğer ki O korkunun ta kendisidir)

şehirler ki onca yıl gökten azap bekledi
biz de beklemekteyiz nuh’u bir ölüm gibi

şimdi
insan yalnız/bir şehre bağlıyor kısrağını
yalnız/bir kadından gebe kalıyor dünya

oysa karanlığa şehir diye giren biz
gözlerimiz alışınca hayretler içinde kaldık
içimizde var olan son şey de uçup gitti

ağlamak için sebepler arıyorum
ya güle yaslanıyorum ya boş bir silaha
kuyudan su almak için davranan kadınlardan
öğreniyorum neyi yitirdiğimi
biliyorum ki artık yeşermeyecek yağmurlar
biliyorum ki çölmüş ağartan beni

çıkıp yağmur çağırmalıyım
antik zamanlardan

-hiç bilmeyiz yağmur neyi biler?
acıkınca toprak ne yer?-

ercan sağlam


yazın divanından seçmeler

hafif solgun bir duruş

siz yazı
buralı bir mevsim sanmayınız
yazı, konuşmayan kadınlarla öpüşmekte hünerli
düşmeyen yapraklara resminizi
yaz, yorgun gidişiyle çizemez sanmayınız

yazı siz
dünyanıza inanan bir mevsim sanmayınız
çağrıldıkça yaşayan ve bu sersemlikle inanan.
en güzel yalanı bulur bir yerden.
yazı
sakın hafif bir kötülük sanmayınız

siz, ey şapkası gözlerinde sevgilim

orhan oğuz


üzünç gramafonları


bazen ne işe yaradığımı soruyorum
bedenimi uzağa koyup aynalara çağırarak
seni anlıyorsam bu sancıya akrabalığımız
gözlerindeki berraklığa yanaşan sandallarla

durup bakıyorum terleyen gökyüzüne
aristokratik
ve incelmiş bileklerine beyazlığın
ya kitap ölüleri arasında yürüyorum sessizce

sabır
sırtı kan oyluk kerten
sabır
telaşla huzur döşeyen yüreği kaldırımlara

güneşi yarıladı karıncaları
çalışkan istekli ve umutsuzluğu tanımamış
pazuları hiç soğumadan işlemelidir yanlarında
seni derin aşklara çağıranların

çağatay telli


yüreğim ki

suskun yanı hazandır hayatın
yanı hüznün aşiyanı

ansızın bahar
asilzade renkler yağdırır üstümüze
kızıllık bezirganı akşam
yüreğimiz tutuşan güneş

coşkun panayırlar
solgun şehirler
telli duvaklı günlerin
yüreğimiz ki
sığlıklara inat
derin mi derin

yaşar beçene

hicran ateşi

geceler kendine döner daima
şimdi zeval vaktindedir gündüzüm
yağmurlar da girmez rüyalarıma
zaman yorgun, çöle benziyor yüzüm

bahçemde hazana uğramış güller
ah geçti mevsimler günlerim azap
bir sağa bir sola savrulur küller
hicran ateşleri kalbe ızdırap

akşamın gözleri okur kalbimi
çırpınıp duruyor içimde rüzgâr
bu rüzgâr, bu feryat sarsa da beni
yollarım elbette bahara uğrar

muhammet hacıkerimli

1 yorum:

Ahmet dedi ki...

Su azizliğini söze dolamıştır artık!